Buğracan Erdinç yazdı: Bir çiçeğin çanak yaprakları | Urla Egemen Haber

logo


26 Haziran 2019

Buğracan Erdinç yazdı: Bir çiçeğin çanak yaprakları

 

Buğracan Erdinç yazdı:

Bir çiçeğin çanak yaprakları

Evin koridorunda bir ileri, bir geri volta atıyordu. Başı ellerinin arasında, kafasına hücum etmiş binlerce düşünceyi aynı anda hissediyor, aynı anda her birinden kurtulmaya çalışıyordu. Çaresizlik içerisinde rotasını değiştirmeye karar verdi. Balkona çıktı. Boğucu bir sıcak ancak kapalı bir hava vardı etrafında. Kokladı. Şehrin dumanının arasında yitmek üzere olan denizi kokladı. Aralarında on dakikalık yürüme mesafesi vardı körfezle. Evi, yüksek bir yamaçta duruyor, denize uzanan boşlukta diğer evlerin çatısı gözüküyordu. Önce gemiler takıldı gözüne, her zamanki gibi. Büyük yük gemileri ya konteynırlarını boşaltmışlar ya da boşaltabilmek için sıra bekliyorlardı. Buradan bakınca bile böylesine devasa gözüken gemiler yakından nasıl görünürlerdi acaba? Hayatı boyunca hiç gemi yolculuğu yapmamıştı. Vapur, gemi yolculuğundan sayılmazsa tabi… Sahi ya, ne kadar da küçük görünüyordu yük gemisinin etrafında dolanan vapurlar…

Geminin içerisinde olduğunu hayal etti. En ucuna kadar gelmiş, geminin dalgaları yarıp geçişini izliyordu şimdi. Ne kadar da sallanacaktı gemi böylesine hızlı giderken… Bu hayal biraz olsun zihnindeki kovalamacayı durdurmuştu. Körfezin kirli kokusunu tekrar çekti içine. Biraz olsun gülümsedi dudakları. Çünkü Ankara gibi gri bir şehirde geçirdikten sonra yıllarını, körfezin en pis kokusu bile cennetti onun için.

Karşısında duran dağı komple ele geçirmiş küçük insan yapılarına bakakaldı. Sanki kendi, bir tanesinin içerisinde değilmiş gibi. Karşıdan bakanlarda onu bu şekilde görüyor olmalıydı. Yağmalayan bir asker sürüsü gibi… Ardından gözü balkonun hemen altından deniz kıyısına kadar uzanan çatılara kaydı. “Sahi ya” dedi. Sonrasında içinden bu kadar uzağa bakmaya gerek yok diye düşündü. Bu, bütün bir gün boyunca ağzından çıkan tek cümleydi. Hatta cümle bile değildi çünkü bir cümleyi tamamlayamayacak kadar çaresizdi.

Her binada en az üç tane bulunan çanak antenlere baktı. “Şehirlerin bitki örtüsü” dedi. Bu ilk cümlesiydi. Balkon ona iyi gelmişti. Beyaz, yuvarlak taç yapraklara baktı. Erekte olmuş bir penis gibi açmış çiçeklerine… Aklına yemyeşil bir ova ve ağaçlar geldi. Biraz daha etrafa bakındı. Şelaleler ve ormanlar hayal etti. Balkonun demirlerine tutundu ayakta durabilmek için. Doğadan böylesine kopmamalıydı ayakta kalabilmek için. Halbuki o, dağcılık yaptığı zamanlarda ne kadar da doğanın parçasıydı. Bir hayalet gibi iz bırakmadan gider, konaklar ve her şeyini toplayarak geri dönerdi. Bir tek gördükleri kalırdı onunla, bir tek başardıkları. İnsanlar onu severdi, insanlar ona saygı gösterirdi, başarılarını takdir ederdi. Şimdiyse bir evin içine tıkılmış, ne yapacağını bilmez halde, beş kuruş parasız, başı ellerinin arasında zamanı geri almaya çalışıyordu. Böylesine bir düşüşü, böylesine bir yalnızlığı hak edecek ne yapmış olabilirdi?

Giyindi. Birkaç malzeme alıp dışarıya çıktı. Balkonun hemen karşısında duran harabe apartmanın önüne geldi. Öfkeliydi, balkondayken depolamıştı. Kapıdaki zinciri çözdü. Apartmana girip, yıkık balkonda filizlenmiş çiçeği söktü tornavida yardımıyla. Evine geldi. Bir saksının içerisinde dikip can suyunu verdi.

Günler geçti. Her gün yeni bir çanak anten filizleniyordu toprağın içinden. Küçük, el boyunda çanak antenler. Başı ellerinin arasındaydı. Kafası kan içindeydi, yolduğu saçlarından… Bir kahkaha attı. Bir tane daha… Artık toprak bile kabullenmişti çanak antenleri. Artık toprak bile kabullenmişti bir adamın canlı cesedini…

Etiketler: » »
Share
#

SENDE YORUM YAZ