Ana Sayfa Galeri O ünlü spiker, artık ‘Urla’dan’ bildiriyor

O ünlü spiker, artık ‘Urla’dan’ bildiriyor

0
1602
Aytaç Kardüz

 

Aytaç Kardüz
Aytaç Kardüz

TRT’nin ilk spikerlerinden, Beyazcam’ın Kraliçesi; Aytaç Kardüz de yaşamak için Urla’yı seçti…

img_3137-467-x-669
Aytaç Kardüz

Türk toplumu, uzunca bir dönem onunla ‘Platonik aşk’ yaşadı. TRT’nin ilk ekran yüzüydü çünkü… Acıyı da sevinci de onun dudakları arasından çıkan cümlelerle paylaştık yıllar boyunca. Öylesine sevimli, öylesine güzel, öylesine candandı ki; ekranda onun yüzünü görmeden uyuyamaz olmuştuk bir dönem…

Türkçe’yi, kadim dostu ünlü sanatçımız Zeki Müren gibi tane tane kullanan, zarafetini ülkenin en ücra köşelerine taşıyan, giydiğini kendine yakıştırıp, moda ikonu haline gelen, Güzellik Kraliçesi yarışmalarında görev aldığı jüride, güzelliği ile yarışmacıları çatlatan bir devrin efsanesini taşıdık sayfalarımıza…

Kissinger’le sohbetini konuştuk Aytaç Kardüz’le… TRT’nin ilk yıllarını ve bugününü irdeledik… Dünyanın her köşesini gezmesine rağmen, yaşamak için neden Urla’yı seçtiğini sorduk… Demirel’le, Özal’la, Evren’le, Ferit Melen’le gerçekleştirdiği törenlerdeki ilginç anılarını tazeledik.

Ortaya öylesine doyumsuz bir röportaj çıktı ki; Aytaç Hanım’ın Türkiye’de mesleki açıdan gerçekleştirdiği ilkleri öğrendik, tesadüf eseri spikerliğe başlamasını duyunca şaşırdık. Urla’da sevdiği mekanları, Urla’nın geleceğini konuştuk. Röportaj üç saatte bitti ama biz ömür boyu sürecek bir dost kazanmanın onurunu yaşadık…img_3155-756-x-544

Röportaj: Burcu Koçnard

– Aytaç Kardüz kimdir?

img_3151-480-x-800– Ankara doğumluyum. Ama doğum sırasında annem ciddi bir rahatsızlık geçirince babamın görev yaptığı Samsun’a gitmek zorunda kalmışız ve dolayısıyla kayıt da orada yapılmış, benim nüfus cüzdanımda doğum yeri olarak Samsun yazar. Yaşamımın büyük çoğunluğu Ankara’da geçti. Annemin adı Mürvet Kardüz, babamın adı Ragıp Kardüz, ikisi de vefat etti. Bir erkek kardeşim var. Bir evlilik yaptım ama şu an bekarım. Çocuğum yok. Hayatım hep okuyarak, çalışarak geçti. Yurtiçi ve yurt dışında çok dolaştım. Amerika’da ve BBC’de hem oraların muhabirliğini yaptım hem de TRT’nin muhabirliğini yaptım. Bizler normal spiker değildik. Her konuda kendimizi yetiştirmemiz istendi. Haber merkezine geldiğimizde bizi muhabir olarak da yetiştirdiler. Her branşa girdik çıktık. Parlamento haberleri, yurt haberleri, merkez haberleri, dış yayınlar ve bugün İstanbul’da yayıncılıkla ilgilenen pek çok kişinin hocalığını yaptım. Basın kuruluşlarının en üst düzey yetkilileri, spor spikerleri hep öğrencim oldu. Onun için o günün saygısını bana yaşatıyorlar. Ve çok mutlu oluyorum onları duyduğumda. Başarılarını duydukça seviniyorum.

– TRT’nin siyah-beyaz olduğu, tek kanal döneminde, siz ekranın gülen yüzü, zarafet temsilcisi, Türkçe’nin en iyi kullanıcısı, TV izleyenlerinin de kraliçesiydiniz… Haberleri kaçırmamak için sizin ekrana çıkış saatinize göre program yapılırdı.Mimiklerinizi de sunacağınız haberin içeriğine göre ayarlar, üzüntü verecek bir haber ise ağlamaklı, sevindirecek bir haber ise gülümseyerek haber sunardınız. O günleri biraz anlatır mısınız?

– Evet çok dikkat ederdim. Herhalde onun için de bu saygınlığı kazandım. Mesleğimde çok şanslı kişiyim. Hep ilkleri yaşadım. 1964’te TRT kuruldu ve kuruma tesadüfen girdim. Bir gün dolmuşta yolculuk yaparken, radyoda ‘TRT’ye spiker alınacaktır’ anonsunu duydum. Saat öğleye yakındı ve anonsta o günün son başvuru tarihi olduğu vurgulanıyordu. Hemen dolmuştan inip, istenilen belgeleri hazırladım. Koşarak kuruma gittim ve başvurumu yaptım. İşe kabul edildim. Bir yıl boyunca kurs gördüm, ders aldım. Televizyonun deneme yayınında çalıştım. Siyah-beyaz yayın başladı, orada çalıştım. 1971-72’de BBC’ye gittim. Oradan geldim birkaç yıl sonra Amerika’ya gittim. Sonra Türkiye’de renkli televizyon günleri başladı. O geceyi de ben ekranda yaşadım, ilk renkli yayında spikerlik yaptım, sunuculuk yaptım.img_3160-742-x-471

– Peki, hedefinizde spiker olmak var mıydı, yoksa başka bir meslek mi yatıyordu gönlünüzde?

– Üniversiteye başlamadan önce idealim maden mühendisi olmaktı. Edebiyatla hiç alakam yoktu. Ders çalışırken dinlenmek için fen dersleriyle ilgilenirdim. ODTÜ’de, o yıl o bölüme giremeyince gelecek yıl tekrar girmek için pek çok yeri kazanmama rağmen İngiliz Filolojisi’ni tercih ettim. Yıl sonunda yine hayalimi gerçekleştirmek istiyordum. Ama tesadüfen duyduğum TRT sınavına girmeye kalkınca, biraz işimin biraz da çevremin baskısıyla, İngiliz Dili ve Edebiyatı’nı bitirdim. Tabii bir yandan da çalışarak.

img_3179-608-x-418– Seçimler çok önemli. Ve o günlerin şartlarına göre de yayıncılık açısından çok sıkıntılı günlerdi. Seçimlerde neler yapardınız?

– Kuruma girdiğimden ayrıldığım güne kadar her seçim gecesini ben sundum. Hep o gecelerde görev yaptım, gece boyunca ekranda kaldım. 1983 seçimi iki açıdan çok önemliydi. Bir millet açısından… Herkes Turgut Sunalp’in seçimi kazanacağını düşünürken, Turgut Özal seçimleri kazandı. Benim açımdan önemine gelince, televizyon o gece renklendi, ben de o ilk gece ekranda olmanın mutluluğunu, gururunu yaşadım. Herkes ilk kez üzerimdeki elbisenin rengini konuşur oldu.

– Meslek yaşamınız boyunca hep ilklere imza attınız sanırım.img_3161-751-x-368

– Evet. Bu çok gurur verici bir olay. Yayınlar sadece Ankara’da değildi. Önce Ankara’da haftada 3 gün olarak başladık. Daha sonra Erzurum’u açtık, sonra Antalya’yı yayın hayatına başlattık. Bu sıralarda Ferit Melen Başbakan’dı. Ferit Melen’in de katıldığı törenle TRT’nin meşhur Çamlıca kulelerini açtık. Daha sonra ayağını ilk basma şerefine eriştiğim Boğaz Köprüsü’nün açılışını, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün de katıldığı törenle gerçekleştirdik. Süleyman Demirel kızmıştı, ‘Ben başlattım,siz açın’ diyerek gelmemişti. Hatta o açılışta hiç unutamayacağım bir olay yaşadım. Açılışın sonlarına doğru, köprü sallanmaya başladı. Anonslar yapılınca hemen terk edin diye bir panik yaşandı. Ben elimde mikrofon ile bir anda panik içindeki kalabalığın arasında kaldım. Yerlere düştüm, sürüklendim ve görev arkadaşlarımı kaybettim. Bu arada Genel Müdürlükten, İstanbul Müdürlüğünden anonslar yaparak beni aramışlar. Ama o kargaşada, kimsenin kimseyi bulabilecek bir durumu yoktu. Çok uzun süre sonra üzerimdeki elbise yırtık halde arkadaşlarımla buluştum. Meslekte çok güzel anılarım var. Ama ondan önce mesleğimi çok iyi yapmanın gururunu taşıyorum. Bunun da karşılığını çok iyi aldım. İşimden başka bir şey düşünmedim. Şu anda o konumda görev yapıyor olsaydım, çok büyük servet sahibi olurdum. Ama bizim dönemimizde hiç böyle bir şey düşünmedik. Sadece işimize yöneldik ve onu en iyi şekilde yapmaya odaklandık.

img_3181-794-x-489– O günkü meslek ile bugünkü meslek arasında çok büyük fark var. O günlerde herkes, sizin dudaklarınızın arasından çıkacak cümlelere kenetleniyordu. Türkiye’nin haber alma konusunda neredeyse tek ismiydiniz. Yine o dönemin cihazları ile tabir etmek gerekirse, herkesin kulağı radyodaydı. Darbeler yaşandı, bu olaylarda toplumu aydınlatıyordunuz.

– Ben 1960 devrimi dışında tüm devrimleri yaşadım. Bizim zamanımızda siyaset de farklıydı, siyasi haberleri de farklı yaşatıyorduk. Bir odada herkes farklı görüşte olabiliyordu. Ama bunu kimseye fark ettirmezdik. Elime kalemi alırdım; şu partinin sözcüsüne kaç kelime ayırmışım, onu sayarım bir tarafa yazarım. Diğer partinin sözcüsüne de aynı kelime sayısıyla söz verirdim.

– Bu dönemde olsaydınız, görev yapıyor olsaydınız nasıl davranırdınız?img_3164-745-x-496

– Ben bu dönemde görev yapan arkadaşlarıma bir şey diyemiyorum. Pek çok değerli arkadaşım şu an pasif görevlerde. Bugün mesleğimi yapıyor olsaydım, geçim kaynağım da sadece bu işim ise ne isteniyorsa onu yapmak zorunda kalırdım. Sesimi çıkaramazdım. Çünkü evimi geçindirmekle yükümlülüğüm varsa, buna mecbur olurdum. İsmail Cem İpekçi ilk genel müdürümüzdü. Çok beyefendi, çok bilgili bir yöneticimizdi. Şimdi televizyonlara gazeteciler geldi. Onların farklı bir sistem anlayışı var.

– Devlet büyüklerimizle aranız nasıldı?

– Süleyman Demirel beni çok severdi. Turgut Özal çok severdi. Necdet Sezer çok sever, halen de telefonlaşır, bir birimizin halini hatırını sorarız. Bülent Ecevit ile öyleydi.

img_3163-633-x-438– Amerika’daki yaşantınız nasıldı?Bir çok ünlü ile tanışıp onlarla röportaj yaptığınızı biliyoruz.img_3159-608-x-472

– Bir gün kongre binasında bir resepsiyon vardı. Dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, aynı masada oturuyordu. Ben de onların masasına katılmış, o güne kadar kimseye ayaküstü röportaj vermeyen Kissinger’dan özel bir beyanat alabilmiştim. Türkiye’de büyük başarı olarak nitelendirilmişti.

– Mesleğe ilk başladığınızda çalışma şartlarınız nasıldı?

– Ankara’da eski bir binada deneme yayınları yapardık. Bu yayınları bir gün gelip gazeteciler seyrederdi, diğer gün siyasiler gelirdi. Dedim ya eski bir binada çalışırdık, çantamıza elimizi attığımızda, içinden fare fırlardı. Deprem olur, sallana sallana haber okumaya devam ederdik.

– Rahmetli Mehmet Ali Birand’ın yanında çalışan çocuklar bizim öğrencilerimizdi. Can Dündar, Cüneyt Özdemir benim taktir ettiğim arkadaşlarımdır. Mehmet Haberal’ın televizyonunda hocalık yaptım.

img_3164-745-x-496– Unutamadığınız anılar nelerdir?

– Bir gün radyoda kuruma geldim. Saçlarımı kendim yaptığım için başımda bigudiler vardı. Tabi radyo olduğu için, sizi de kimse görmediği için bu tür görüntülerle sunum yapmak doğaldı o zaman. Yeni geldiğim için de TV’yi açıp yeni haberlere bakmamıştım. o arada bir bağırışma oldu. Müdürlerimden bir tanesi ‘Aytaç, hemen aşağıya stüdyoya in’ dedi. Niye ineceğim dememe fırsat vermeden, bir taraftan bigudileri çıkartıyorum, diğer taraftan haberi öğrenmeye çalışıyorum. Ekrana bir baktım ki, Özal’a suikast yapılmış. O an hemen kafamı toparladım, mikrofona geçtim ve olayı anlatmaya başladım. Ama ben kendisine güvenen birisi olduğum için olayı hemen toparladım. Yayını yüz akıyla tamamladım. Yayından sonra ilk arayan Uğur Dündar oldu. ‘Hocam, bir harika yarattınız’ dedi. Düşünsenize, Turgut Özal’a suikast yapılmış, bütün milletin gözü ekranda ve ben olayı yaşamadan ama yaşamışcasına anlatacağım. Semra Hanım bir tarafta ağlıyor, suikastçının görüntüleri ekrana geliyor. Ben olayı anlatıyorum. Genel Müdürümüz o gün teşekkür etti, sonra da bir takdirname verdi yayındaki başarım için.img_3171-655-x-435

Bir başka olayda yine bir gün radyoda yapacağım yayın için zamanın gelmesini bekliyorum. Yine bir bağırış oldu. Aytaç hemen mikrofona geç sesleri yine yükseldi. Ne olduğunu yine bilmiyorum. Mikrofon başına geçtiğimde THY uçağının Paris’te düştüğünü öğrendim ve başladım olayı anlatmaya. 375 kişi hayatını kaybetmişti.

Çok acı olaylarla da karşılaştım. Bir gün meslektaşım Aycan Giritlioğlu eşini almak üzere havaalanına gitmiş. Sonra ben çıkıp haberlere bakmaya başladım. Bir baktım ki, İnci Giritlioğlu, oğlu ile beraber öldü haberi düştü ajansa. Çok üzüldüm, daha Aycan Giritlioğlu’nun haberi olmadan ben öğrenmiştim.

1974 yılında Antalya Televizyonu’nun açılışını yapmak üzere kürsüye çıktım. Genel Müdürümüz İsmail Cem İpekçi’yi yayının açılışını yapmak üzere kürsüye davet ettim. İkinci anonsu yaptım gelmiyor İsmail Bey. Yanımdakilere sordum, ‘Nasıl yapar bunu bana. Kovun hemen Aytaç Kardüz’ü’ demiş. Olayı birkaç dakika sonra anladım. Sabah saatlerinde, ‘İpekçi soyadımı kaldırıyorum’ diye açıklama yapmış. Ben de bunu bilmediğim için anons yaparken İpekçi soyadıyla davet ettim. Meğer buna kızmış. Sonra çok iyi dost olduk. Çok çok iyi bir insandı.

img_3203-559-x-663– Sürekli gülümsemenizin bir sebebi var mı?

– Gülen insanı çok severim. Çünkü insanın yüzü gülüyorsa, içi de güzeldir.

– Urla’da yaşamınız nasıl gidiyor? Olmazsa olmazlarınız var mı?

Kuaför Yusuf, Aytaç Hanım'ın uğrak yerleri arasında
Kuaför Yusuf, Aytaç Hanım’ın uğrak yerleri arasında

– Saçımı başımı kendim yapabilirim ama Urla’da bir kuaför var. Arkadaşlarımın tavsiyesiyle bir kez ona gittim. Şimdi, ona her fırsatta uğrayıp, saçlarımı hünerli ellerine bırakıyorum. Bu kişi Kuaför Yusuf. Hem çok değerli bir insan hem de çok iyi bir sanatçı. İkincisi de, Urla’da beni ziyarete gelen konuklarımı nereye götürebilirim diye bir araştırma yaptım. İskele’de Denizaltı Port diye bir yer var. Doğukan var o işletmede. Çok güzel döşenmiş, itinayla dekorlanmış bir yer. Oraya gittiğimde de huzur buluyorum. Tanju Okan’ın anıları duvarlarda yazılı falan çok hoş bir yer. Çok romantik geliyor bana. Profesyonelce hizmet veriyor. Özbek Köyü’nde kıyıda çok güzel restoranlar var. Emine Hanım’ın yeri var, az ileride Acar var. Urla’nın çok güzel yerleri var ama Urla’yı daha kullanılabilir hale getirmek lazım. Ben denize girmek için niye taa oralara gideyim? Bu yapılabilir. Urla’yı çok seviyorum. Ancak bir korkum var. Urla’nın da bir Bodrum, bir Çeşme haline gelmesi. Buraya yerleşen çok değerli insanlar var. Ancak, dokusunu kaybetmeden gelişmesi için özen gösterilmeli.

– Hakan Aysev’in Sanat Merkezi’nde görev aldınız

– Evet. Hakan çok güzel bir merkez açtı. Diksiyon hocası olarak katkı veriyorum.

img_3212-576-x-864– Telekominikasyon ile aranız nasıl?

– Bende son derece eski bir telefon var. Sadece telefonla konuşmak için kullanıyorum. Sosyal medyada da hesabım yok.

– Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde ilk devir teslim törenini anlatmak da size nasip olmuştu.

– Evet, Kenan Evren ile Turgut Özal arasında gerçekleşti. O gün yine ben yayındaydım. Devir-teslim törenini de sunmuştum. Bu tören, Türkiye Cumhuriyeti’nde yeni bir literatür yarattı. O güne kadar haberlerde hep eski Cumhurbaşkanı diye söz edilirdi. Ben o gün Kenan Evren’den 7., Turgut Özal’dan da 8. Cumhurbaşkanı olarak söz ettim, haberlerde de böyle okudum. Yani, o günden itibaren Cumhurbaşkanları hakkında haber okurken eski demek yerine sayılarını söylemeye başladım ve bu olgu yerleşti.

– Baş spiker olgusunu da siz yerleştirdiniz sanıyorum?

– Evet, TRT Haber Dairesi’nin ilk baş spikeri ben oldum. Baş spikerlik olgusu da benim zamanımda oluştu.

– Mesleğinizde duayensiniz, hocalık yaptınız, bugünün spikerlerini nasıl buluyorsunuz?img_3162-511-x-736

– Habercilik her halde kanımıza işlemiş. Halen, gerek yazılı gerekse görsel basındaki tüm haberleri takip etmezsem, kendimi çok boşlukta hissediyorum. Buradaki en büyük sıkıntım da, ekranda görev yaptığını zanneden ki onlara ne yazık ki meslektaşlarım diyemiyorum, Türkçe’nin varlığından habersiz gibi geliyorlar bana. Size son günlerden bir örnek verebilirim. Son günlerin bir haberi, ‘İçişleri Bakanı Efkan Ala görevden ayrılıyor’… Bakanın soyadı, 15 dakika içinde başta spikerim diyen kişi olmak üzere, en az 10 değişik şekilde telaffuz edildi. Eğer ne yapılacak diye sorarsanız, ya bir bilene soracaksınız, ya da doğrusunu kendisinden öğreneceksiniz. İşte benim en büyük sıkıntım bu. Etrafımda yanlış Türkçe kullanan kişilerin her hatası benim beynimde patlıyor. Eskiden, doğru Türkçe’yi iftiharla söyleyebilirim ki TRT’den ve konservatuar kökenli sanatçılardan duyabilirdiniz. Şimdi artık insanlar kendi adlarının bile nasıl telaffuz edileceğini bilmiyorlar.

Zamanımızda, eğer bizlere çok yabancı gelen isim olursa, mutlaka o dilin kullanıldığı ülkenin büyükelçiliğine telefon açar, nasıl kullanacağımızı öğrenirdik. Hatta Amerika’da, Başkan Carter’ın Polonyalı danışmanının adını hiç kimse söyleyememişti, Başkan da dahil. Sonra Başkan bu kişiyi ekrana çıkartıp, önce bana sonra da Amerikalılara isminin nasıl söylendiğini söyleyeceksin dedi. Bundan sonra doğru Türkçe kullanımında ne yapmak gerektiğini size bırakıyorum.

Dil hatalarının düzeltilmesi gerekirken bu işi yapmaya çalışanlara ‘Dil zabıtaları’ diyen gazetecilerimiz de oldu. Ama insanlarımızın bilmediği tek şey var; dilini kaybeden bir millet, millet olmaktan çıkar.

img_3153-652-x-559Sanatçıların da gözbebeğiydiimg_3186-528-x-486

Aytaç Kardüz, ekrana çıktığı yıllarda gazetecilerin de bir sanatçı edasıyla takip ettikleri, gittiği eğlence yerlerinde fotoğrafladıkları bir ünlüydü. Manşetlerde de ‘ikon’ olarak lanse edilirdi. 70’li yıllarda gazetelerde yer alan bir fotoğrafında, saçları, tam başını döndürme anında savrulmuş, gazeteciler de tam o sırada deklanşöre basmış. O fotoğrafı, gazetelerde sayfa sayfa yayınlandı, sonra da sergilendi.

Televizyon gecelerinde sahne alan sanatçılar da ‘Aytaç Kardüz hangi masada oturuyor’ diye sorar, sonra da doğruca masasına yönelirlerdi. Bülent Ersoy, Zeki Müren, İzzet Altınmeşe hepsi de arkadaşları, dostlarıydı.

Güzellik Yarışmaları’nda da jüride yer alırdı. Yarışma haberlerini yapan gazetelerde, ‘Türkiye Güzeli’ni seçenler, güzellerden daha güzel!’ gibi başlıklar atılırdı. Meslek yaşamı boyunca her yıl düzenlenen ‘Yılın Spikeri Yarışması’nda da birinciliği kimseye kaptırmazdı.

Aytaç Kardüz’ün, Egemen Urla Yaşam Dergisi’nde yayınlanan röportajı

 

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir