Ana Sayfa Galeri Urlalı dünya sanatçısı; Gülsin Onay

Urlalı dünya sanatçısı; Gülsin Onay

78
0
Gülsin Onay
Gülsin Onay

Biraz korkmadık, çekinmedik dersek yalan söylemiş oluruz röportaj öncesinde… Dile kolay; dünyanın dört bir tarafında, yılda 100 konser veren ünlü piyanist Gülsin Onay ile söyleşiye gidiyoruz. Hem de gecenin 23.00’ında…

İzmir’den geldiği otomobilin kapısını açıp, otelden içeri adım attığında, kalbimizin sesi, denizde balık avlayan motorların sesiyle yarışır olmuştu. Ama… Yüzüne bakınca geçiverdi tüm tedirginliğimiz… O gülüşleri, o samimiyeti, o zarafeti, o yakınlığı, kırk yıllık dostuymuşuz gibi hissettirdi bize…

Yaşamını az çok biliyorduk ama kendi ağzından, kendi cümleleri ile duymak başka bir güzel oldu. O kadar akıcı cümleler kurdu ki röportajda, hiç bitmesin istedik. Fakat biliyorduk ki ertesi gün Venedik’e uçacaktı. 05.30’da yola çıkacağını bile bile, 01.00’e kadar anlattı bize kendini.

3,5 yaşında piyanonun başına geçmesi, 16 yaşında üniversite düzeyindeki konservatuarı tamamlaması, UNICEF İyi Niyet Elçiliği, Japonya Büyükelçiliği’ndeki ‘3 saatlik esaret anları’, ödülleri, nişanları … Hepsini alçak gönüllülükle, mütevazılıkla, Egemen Urla Yaşam okurları için anlattı Gülsin Onay.

Dünyanın en eski limanın bulunduğu, İskender ve Persler’in savaştığı, dünyada ilk zeytinyağının, ilk şarabın üretildiği, dünyaya açılan büyük kapının yer aldığı İskele’de, sadece İskele’nin değil, dünyanın en güzel manzarasına sahip, odanızda otururken sanki bir gemi güvertesindeymiş hissi veren Pera Otel’de gerçekleşen bu söyleşiyi okurken, gururumuz, övünç kaynağımız, ünlü piyanistimize hayranlığınız bir kat daha artacak.

Gülsin Onay’ın bugün (12 Eylül 2016) doğum günü… Egemen Yayıncılık olarak, dünya sanatçımıza, yaşamı boyunca sağlık, mutluluk diliyor, yeni yaşlarında nice başarılar temennisinde bulunuyoruz…

Röportaj: Burcu Koçnard

_dsc0127-383-x-577– Bize Gülsin Onay’ı kendi cümlelerinizle tanıtır mısınız?

– Annem piyanist, babam kemancı, evlenip İstanbul’a yerleşmişler. Ben de İstanbul’da doğdum. Dedem Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli bilim adamlarından birisi. Kerim Erim. Atatürk’ün üniversite kurdurmak üzere görevlendirdiği bir kaç bilim adamından biri ve Türkiye’nin en genç doktora sahibi. Matematik’te Öncü diye bir kitap var onu anlatan Osman Bahadır’ın. Orada Kerim Dedemin, Einstein’la bir saatlik görüşmesinden bahsediyor. Bu da çok önemli. Einstein’la görüşmüş tek Türk bilim adamı olarak. Aynı zamanda kitapları halen okutuluyor ve İstanbul Üniversitesi’nde amfisi var. Onun babası da Kazan Üniversitesi’nde Matematik Profesörüymüş ve orada da önemli bir bilim adamıymış. Onun dışında benim büyük dedelerim Abdurrahman Paşa var mesela. Osmanlı’da ilim ve maliye konusunda çok önemli reformlar yapmış. Ailemde bilimle ilgili çok değerler var ama bunların hepsi de aynı zamanda müzikle de ilgililer. Baba tarafında da çok müzisyen var. O taraf da Napolyon’a kadar gidiyor. Değişik bir yapı. Ben çok küçük yaşta, 3,5 yaşında başlamışım piyano çalmaya. Tabi annem Gülen Erim’in kucağında bir yerde otururmuşum. Böyle bir aileden geliyorum ve tabi çok küçük yaşta başladığım için de ilk konserimi 6 yaşındayken İstanbul Üniversitesi’nde verdim. Sonra Harika Çocuklar Yasası, İdil Biret, Suna Kan Kanunu diye bilinen, o çerçevede Paris’e gönderildim. Devlet bursu ile anne ve babamla beraber. Ondan önce iki yıl Adnan Saygun ve Mithat Sağman tarafından Ankara’da çok güzel bir yetiştirilme programına aldılar beni. O program çerçevesinde, okul derslerini de o şekilde verdiler. Bu çalışmalar sonrasında Paris Konservatuarına geldiğim zaman, o yaşta bile benden çok daha büyük olan öğrencilerden çok daha ileri bir seviyedeydim. Ve 5 senelik sınıfı da bir senede bitirdim. Onun için de sokakta kaldım erken bitirdiğim için okulu. Herkes yüksek bölümü 21-22 yaşlarında tamamlarken, ben 16 yaşımda yüksek bölümü bitirdim. Üniversite mezuniyeti gibi bir şey oluyor tabi. Ondan sonra da uluslararası yarışmalara hazırlık şeklinde dersler devam etti. Onlarda da büyük dereceler kazandım. Şimdiye kadar da 73 ülkede konser verdim._mg_6521

Bu ülkelerde hem orkestralarla hem de solist olarak konserler verdim. Pek çok uluslararası düzeyde ödüller kazandım. Bu arada fahri doktora unvanları aldım hem Hacettepe Üniversitesi’nden hem de Boğaziçi Üniversitesi’nden. Sonra Devlet Sanatçılığı unvanı var, UNİCEF İyi Niyet Elçiliği var, Polonya Devlet Nişanı var, Polonya Cumhurbaşkanı tarafından dünya çapında verdiğim Chopin konserleri ve yorumlarım için verilen nişan var. Üniversitelerden verilen ‘Yılın Kadını’ gibi pek çok ödül var. Ama beni en çok mutlu eden ödül, dinleyicilerimin sıcak alkışı ve onların samimi destekleri beni çok mutlu ediyor. Bu sayede müziğin ölümsüz zenginliklerini yaşayabiliyoruz.

– Çok yoğun programınız var. Nasıl yetişebiliyorsunuz? Sizi en çok etkileyen, unutamadığınız olaylar neler oldu?

20110110165851971-pdf-002c-s– Japonya’ya çok sık gittim. Şimdiye kadar 17 kez konser verdim Japonya’da. Çok önce gittiğim bir konserdi. Büyükelçimiz Nurver Nureş ve eşi Aydan Hanım, benim çok yakın dostlarım olduğu için, otelde kalmamamı, büyükelçilik konutunda misafir edeceklerini söylediler. Daha önce de bir kaç kez aynı konutta kalmıştım. O gidişimde de Tokyo Senfoni Orkestrasıyla çok önemli bir konserim vardı. Pazar gecesiydi konser ve sabah saatlerinde Nurver Bey ve Nuran Hanım, Tokyo dışında bir davete gitmek zorunda olduklarını, istersem benim de gidebileceğimi söylediler. Ben de akşam konserim var, biraz dinlenip konsantre olayım diyerek rezidansta kalmayı yeğledim. Daha önce de bir kaç kez kaldığım için rezidansı biliyordum. Pazar olduğu için yardımcılar izinliydi ama ben neyin nerede olduğunu bildiğimden sorun olmaz diye düşündüm. Onlar gittikten sonra biraz dışarıya çıkıp dolaşıp, hava almayı düşündüm. Rezidanstan çıkışta başka bir bölüm var, oradan da dışarıya çıkılıyor. Ama o ortadaki bölüm güvenlik bölgesi… Ben bir an için pazar olduğunu unuttum. O bölgedeki görevlilerin olmadığı, ara bölgedeki kapıyı kapattıktan sonra aklıma geldi. Çünkü, güvenlik bölgesi olduğundan, ne dışarıya çıkış var ne de geriye dönme yolu. Her iki kapı da otomatik kilitleniyor, sadece görevlilerin müdahalesiyle ya da izniyle açılıyor. Kaldım 20 metrekarelik bir alanda. Kimse yok ortalıkta. Ne tuvalet ihtiyacını giderebileceğiniz bir yer ne de yemek bulabileceğiniz bir şey yok. İki kapı arasında kilitlendim kaldım. Her tarafı cam, karşıdaki inşaatta çalışanları görüyorum, sesleniyorum, bağırıyorum, el sallıyorum ama nafile… Tabi onlar beni ne duyuyor ne görüyor. Başladım düşünmeye… Dostlarım bir sonraki gün gelecek. Çalışanların gelmesine de 12 saat var. Bu arada akşam da Tokyo Senfoni Orkestrası’yla konserim var. Burada kapalı kaldığımdan kimsenin haberi yok. Telefon yok. Sürekli düşünüyorum. Her şeyden vazgeçtim, konsere yetişemeyeceğimi kabullendim ama sorun şu ki orada sabaha kadar nasıl vakit geçireceğim. Uzanacak yer yok, örtü yok, oturacak yer bile yok. Sonra kendimce bir plan yaptım. Dedim ki, ben bildiğim bütün eserleri ellerimi duvara dayayıp, piyano varmışcasına çalarsam, hem kendimi oyalarım hem de vakit geçer. Sonra kendime telkinde bulunmaya başladım. Ben yarın görevliler gelince nasıl olsa çıkacağım. Ama ömrünün sonuna kadar bu kadarcık alanda kalan insanlar var. Onları düşün diyorum kendime. Bazı hastalar ömürlerini tek bir yatak üzerinde geçiriyor. Burada şu kadar saat kalacaksın bunu kendine dert etme diye kendimi yatıştırmaya çalışıyorum. Önce jimnastik hareketleri yapmaya başladım. Daha sonra duvarda piyano çalmaya başladım. Baktım ki vakit ilerliyor, devam ettim bu yönteme. Üç saat kadar geçti. Ben tam bu ortama alışmıştım ki birden kapı açıldı. Hem gelen hem de ben irkildik. Meğer, oradaki görevlilerden bir tanesi, unuttuğu bir dosyayı almak için rezidansa gelmiş. Sonuçta 3 saatlik esaret bitti, ben hemen odama döndüm, biraz dinlendim ve akşamki konser için hazırlıklara başladım. Sonra salona gittim ve muhteşem bir konser oldu. Sanıyorum, yaşadığım o olayın etkisinden kurtulduktan sonra büyük coşku yaşadım ve bu da konsere yansıdı. Büyük alkış aldık o gün.dsc_3529-jpg-1228-x-1840

Bir başka ilginç ve unutamadığım olayı da Küba’da verdiğim konser sırasında yaşadım. Çok eski püskü bir piyano vardı salonda. Tam çalarken, telleri koptu. Salonda bir anda şok yaşandı. Arka tarafta daha eski bir piyano varmış. Hemen onu çıkardılar ama onun da akortları bozuktu. O anda bir güzel gelişme oldu. Akortçu, gündüz benim provamı izlemiş ve hoşuna gittiği için de salonu terk etmeyip, izlemeye kalmış. Biz uğraşırken geldi ve akordu yaptı, konser de devam etti. Hindistan’da konserin sonlarına doğru piyanonun pedalı koptu. Allah’tan sonlara doğru idi ve ben pedalsız tamamladım konseri. Bir kere de İngiltere’de akustiği çok mükemmel olan eski bir kilisede konser verirken, piyanonun kapağı düştü. Tabi o düşme sesi kilisede yankılanınca herkes korktu.

– Branşınızda geleceğe yönelik endişeniz var mı halefleriniz için? Yeni nesilden de sizin gibi ustalar çıkacak mı? Bu yöndeki görüşleriniz nedir?

– Var var… Çok güzel gençler geliyor. Çok yetenekliler. Bodrum Gümüşlük’te çalıştırdığımız yetenekli gençler var.

dsc_9913-816-x-1232– Bir Gülsin Onay olabilmek için gençlerin ne yapması gerekiyor?

– Aslında şunun gibi olmak istiyorum, bunun gibi olmak istiyorum demek yanlış olur. Bu da güzel bir duygu fakat en önemlisi en güzeli, yaptığınız işe en güzel şekilde hizmet vermek. İstemek… Müziğe en güzel şekilde yaklaşabilmek, en güzel şekilde ifade edebilmek için çalışmak gerekiyor.

– Popüler müzikte, bazı televizyon yarışmalarında bir gecede parlayan ve ertesi gün sönen umutlar var. Bu olayları nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Bu olayların sanatla en küçük bir ilgisi yok. Bu tamamen popüler kültür. Ancak popüler kültürün de olması gerekiyor. Onu sevenler de olsun. O kendi başına bir dünya. Karıştırmamak gerekir. Mesela bir roman ile bir magazin dergisi nasıl ayrı bir şeyse bu da öyle bir şey. Benim sadece karşı olduğum bir şey var. Popüler sanatı kullanarak, kendini ciddi sanatçı gibi tanıtmaya karşıyım.

– Şöyle geriye dönüp baktığımızda, sizden bayrağı teslim alacak bir nesil yetişmiyor gibi geliyor bana. Siz nasıl görüyorsunuz?

– Yooo yooo. Hiç öyle değil. Ne gençler var. Mesela Emre Yavuz var. Olağanüstü bir yetenek. 26-27 yaşında. Daha geçtiğimiz gün Viyana’da birincilik kazandı. Türkiye’yi de en kısa zamanda bütün dünyada temsil edecek.

– Urla Zeytinalanı’nda bir sitede bazı ünlü piyanistlerle birlikte villa aldığınızı duyduk. Ama bildiğimiz kadarıyla Güzelbahçe’de de dostlarınız var. Neden Urla’yı tercih ettiniz?

– Ben zaten sık sık İzmir’e ve Urla’ya geliyordum. İbrahim, Şeniz benim yakın arkadaşlarım. Gülfam da geldi. İbrahim taşındı, yerleşti Her gün piyano çalıyor sitedeki evinde. Yerleştim ben de. Çok memnunum, evimi çok seviyorum.

img_3269-864-x-576– Ciddi olarak kalacak mısınız? Hep burada mı yaşayacaksınız?

– Biliyor musunuz? Bel yılda yaklaşık 100 konser veriyorum. Yani bir yere bağlı kalamıyorum. 5 tane evim var hali hazırda. Bu durumda ciddilik hangi evime gidecek bilmiyorum. Ben kırk ayağa benziyorum. Her yerde bir ayağım var. Cambridge’te evimiz var eşimle birlikte. İstanbul’da evimiz var. Annem, babam, oğlum, torunlarım Ankara’da yaşıyorlar. Gümüşlük’te festival zamanı Bodrum’da yaşıyoruz. Onun dışında küçük bir stüdyomuz var Paris’te. Orada büyüdüm çok seviyorum Paris’i. Eşim Tony, meslektaşları ile birlikte kitap yazıyor o evde. Fakat Urla’yı ve bu civarı o kadar sevdim ki. Mesela önümüzdeki 4 ay içinde 3 tane konserim var İzmir’de. Bu konserler için 3-5 gün önceden gelip, Urla’daki evimin keyfini çıkartacağım. Şili’de de 29 Ekim konseri olacak. Oradan direkt buraya geleceğim. Adnan Saygun’un 2017’de 10. ölüm yıldönümü olacak. Bir çok yerde anma konserleri gerçekleşecek. Mesela 10 Ekim’de Hong Kong’ta çalacağım. Polonya’da çalacağım, Almanya’da çalacağım. Hatta belki de Güzelbahçe ya da Urla’da o konserin daha önceki bir sunumunu gerçekleştireceğiz. Bir de benim oğlum ve torunlarım da evi çok sevdiler. Zaten onlar sık sık gelip kalacaklar. Büyük torunum Alaçatı’da sörf yapmayı çok sevdi. Onlar gelip kalır bu evde, yarım saatte de Alaçatı’ya gitme olanakları var buradan.

– Urla’da evinizden başka neleri sevdiniz?

– Yavaş yavaş keşfediyoruz. Bir kere insanları çok samimi. Çok güzel yerleri var. Geldiğimde çıkıp dolaşıyoruz. Enginarını sevdik, bağlarını sevdik, doğası çok güzel. Sanat sokağını şöyle bir dolaştık. Çok beğendik. Zuhal Yorgancıoğlu Hanım evine davet etti. Ayşe Tatari Hanım kahvaltıya bekliyor. Yani sık sık gelip çok çok gezmem gerekecek iyice görebilmek için Urla’yı.

img_7099_2014-10-25_1575x1050-393-x-262– Urlalılara vereceğiniz mesaj ne olur?

– Büyük bir aileye gelmiş gibi kabul ediyorum kendimi.

– Gördüğümüz kadarıyla sosyal medyayı çok etkin kullanıyorsunuz..

– Evet, benim en büyük özelliklerimden bir tanesi. O anı hemen paylaşarak mutluluğu artırıyorum. Konserlerin ilk arasında da bunu yapıyorum. Konserin ilk yarısından bir fotoğraf koyuyorum. Altına da şunu şunu çaldım yazıyorum ve paylaşıyorum. Canlı yayınlarda çok paylaşım yapılıyor. Bir kaç dakika içinde 1500 beğeninin yapıldığı oluyor.

– Gülsin Hanım, konser sonrası yorgun argın bize zaman ayırıp bu röportajı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.

– Ben size teşekkür ederim. Bu saatte bile işinizi yapmak taktir edilecek bir olay.

 

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir